Rüzgâr, Haliç üzerindeki tarihi köprünün demirlerini döverken saat altıyı çoktan geçmişti. Elif, okul formasının üzerine geçirdiği yıpranmış hırkasına biraz daha sarındı. Ders zili çalar çalmaz sınıf arkadaşları sahil kafelerine doğru dağılırken, o sırtındaki ağır çantayla Karaköy’ün dik, taş döşeli yokuşunu tırmanıyordu.
On yedi yaşındaki Elif için İstanbul, Boğaz'ın üzerindeki erguvan renkli gün batımları veya ihtişamlı yalılar demek değildi. Onun İstanbul’u; gürültülü metrobüs durakları, nemli bodrum katları ve her ay bitmek bilmeyen faturalardan ibaretti. Babasının rahatsızlığından sonra evin tüm yükü annesiyle onun omuzlarına binmişti. Elif de çareyi okul çıkışlarında iş bulmakta bulmuştu.
Haftanın beş günü, yokuşun sonundaki eski bir mimarlık bürosunda akşam sekize kadar sekreterlik yapıyordu. İş yeri, yüksek tavanlı ve ahşap gıcırtılarıyla dolu beş katlı tarihi bir binanın üçüncü katındaydı. Görevi, akşam üstü gelen evrakları dosyalamak, mimarların çizim tüplerini düzenlemek, çalan telefonlara bakmak ve sürekli biten kahve makinesini taze tutmaktı.
Ancak en büyük zorluk yorgunluk değildi. Ders saatleri ile iş saatleri arasındaki zamansızlık ve o küçük danışma masasında sınavlarına çalışmaya gayret etmekti. Masa lambasının sarı ışığı altında bir yandan gelen misafirleri güler yüzle karşılıyor, bir yandan da dizinin üstünde açtığı matematik test kitabındaki problemleri çözmeye çalışıyordu. Bazen büro sahibi Mimarlar Beyefendi içerdeki odasından seslenip acil bir çizim raporunu daktiloya benzer eski bir sistemle bilgisayara aktarmasını istiyor, Elif parmakları klavyede uçuşurken gözlerinin yorgunluktan kapanmasına engel olmaya çalışıyordu.
O akşam, dışarıda aniden bastıran yağmurun sesi camlara vururken bürodaki telefonlar hiç susmadı. Ertesi gün yapılacak önemli bir proje sunumu için tüm ekip ayaktaydı ve Elif’ten üst üste yirmi sayfalık teknik bir metni hatasız şekilde yazması istenmişti. Bir yandan ertesi sabahki edebiyat yazılısına çalışması gerekiyordu, diğer yandan da önündeki sayfaları bitirmek zorundaydı.
Göz pınarları yanan Elif, derin bir nefes aldı. Pencereden dışarı, ışıkları yağmur damlalarıyla buğulanan İstanbul siluetine baktı. Şehir büyütüyordu onu; erken, sert ve bazen acımasızca. Yine de vazgeçmedi. Klavyenin tuşlarına daha kararlı basmaya başladı. Zarfın içinden çıkardığı son ders notuna göz ucuyla bakarken, büronun kapısı açıldı ve içeri giren fırtınalı havanın soğukluğu yüzüne çarptı. O, zorluklara rağmen kendi hikayesini bu devasa şehrin kalbinde, her gece yeniden yazıyordu.
Yazıda anılan işletmeler
Ticari veya sponsorlu bağlantılar şeffaf biçimde etiketlenmiştir.
Kaynaklar
Bilgileri güncel ayrıntılarıyla doğrulamak için kaynak sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.